Ebuss’ud Efendi’nin Fetvaları
Zeyd, Amr-i müslimi şer'a da'vet eyledikte, Amr "lâ'net sana ve şer'a" dese ne lâzım olur?
Kâfirdir, katli helâldir.
Zeyd, Müslüman Amr'ı şeriata (İslam hukukuna) davet ettiğinde, Amr "Lanet olsun sana ve şeriata" dese ne gerekir?
Kâfirdir, öldürülmesi helaldir.
Zeyd Amra "bana Tanrıyı buluver" dedikte Amr Zeyde "Kur'an ile 'âmil olup, Peygambere iktidâ edicek, bulursun" deyicek, Zeyd "anlara ne 'amel, ben anlarsız bulurum" yahut "buldum" dese Zeyde ne lâzım olur?
Katli lâzımdır, zındıktır.
Zeyd, Amr'a "Bana Allah'ı bulup göster" dediğinde, Amr Zeyd'e "Kur'an ile amel edip, Peygamber'e uyunca bulursun" deyince, Zeyd "Onlara ne gerek var, ben onlarsız bulurum" veya "buldum" dese Zeyd'e ne gerekir?
Öldürülmesi gerekir, zındıktır (dinsizdir).
Tâife-i mezbûre gi'adan olmak da'vâ ederler, "lâ ilahe illallah" derler iken, bu mertebeyi îcâb eden halleri nedir, mufassal ve meşrûh beyan buyurula?
Şi'adan değil, "yetmiş üç fırka ki, içinde ehl-i sünnet fırkasından gayrı nârdadır" deyu hasreti Resul (sallallâhu aleyhi ve sellem) tasrih buyurmuşlardır, bu taife ol yetmiş üç fırkanın hâlis birinden değildir. Her birinden bir miktar şer ve fesad alıp, kendiler hevâlarınca ihtiyar ettikleri küfr ü bid'atlere ilhak edip, bir mezhebi küfr ü dalâlet ihtira' eylemişlerdir. Dahi durup gün günden artırmak üzerinedirler. Şimdiye değin üzerine müstemir oldukları kabâyih-i ma'rûf elerinin, müceb-i şeriat-i şerife üzerine mufassaları hükmü budur ki:
Ol zâlimler Kur'an-ı 'azîmi ve şeriat-i şerifeyi ve dîn-i İslâmı istihfaf eylemekle, ve kütüb-i şer'iyyeyi tahkir edip oda yakmak ile, ve 'ulemâ-i dîni 'İlimleri için ihanet edip kırmak ile, ve re'isleri olan fâcir me'lûnu ma'bud yerine koyup ana secde eylemekle, ve dahi hürmeti nusûs-i kafiye ile sabit olan envâ'-i hurumât-i dîniyeyi istihlâl eylemekle, ve hazret-i Ebî Bekr ile hazret-i Ömere (radiyallâhu anhum) la'n eylemekle kâfir olduklarından sonra, hazret-i Âişe-i sıddîkanın (radiyallâhu anhâ) berâati hakkında bunca âyât-i 'azîme nazile olmuş iken, anlara itâle-i lisan eylemekle Kur'an-i kerîmi tekzîb edip kâfir olduklarından ma'adâ, hazret-i Risâlet-penâhın (sallallâhu aleyhi ve sellem) cenâb-ı azizlerine şeyn getirdikleri ile sebb-i nebî eylemiş olup, cumhûr-i 'ulemâ-i a'sâr ve ernsâr icmâı ile, katilleri mubah olup, küfürlerinde şek edenler kâfir olurlar.
Bu topluluk (Kızılbaşlar) Şii olduklarını iddia ediyorlar ve "La ilahe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) dedikleri halde, onların bu durumlarını gerektiren halleri nedir, detaylı ve açıklamalı olarak beyan edilsin?
Bunlar Şii değillerdir. "Yetmiş üç fırka vardır ki, bunların içinde Ehl-i Sünnet fırkasından başka hepsi cehennemliktir" diye Hz. Peygamber (s.a.v.) açıkça buyurmuştur. Bu topluluk, o yetmiş üç fırkanın saf bir üyesi değildir. Her birinden bir miktar kötülük ve bozgunculuk alıp, kendi heveslerine göre tercih ettikleri küfür ve bidatları buna ekleyerek, bir küfür ve sapkınlık mezhebi icat etmişlerdir. Dahası her gün bunları artırmaktadırlar. Şimdiye kadar sürdürdükleri bilinen kötülüklerinin, şeriat hükümlerine göre detaylı hükmü şudur:
O zalimler yüce Kur'an'ı, şeriatı ve İslam dinini hafife almaları, şer'i kitapları hakir görüp ateşte yakmaları, din alimlerine ilimleri sebebiyle hakaret edip öldürmeleri, başlarındaki günahkâr melunu mabud yerine koyup ona secde etmeleri, kesin naslarla haramlığı sabit olan dini haramları helal saymaları ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'e (r.a.) lanet etmeleriyle kâfir olduktan sonra, Hz. Aişe'nin (r.a.) temizliği hakkında birçok ayet inmişken, ona dil uzatarak Kur'an-ı Kerim'i yalanlamışlar ve kâfir olmuşlardır. Ayrıca Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şerefli şahsına leke getirerek ona hakaret etmiş olup, tüm çağların ve bölgelerin alimlerinin icmaı ile öldürülmeleri mubahtır ve onların küfründen şüphe edenler de kâfir olurlar.
Harac-ı Muvazzaf: Arazinin verimi göz önünde tutulmakla beraber, arazî üzerine ve dönüm başına sabit olarak konan vergidir.
Mahsul durumu ne olursa olsun aynen ve yılda bir kere alınır.
Harac-i Mükâseme: (kaf) Arazînin verimine göre hâsılatın onda birinden yarısına kadar alınabilir.
Her mahsul kaldırışta alınır.
Orijinal Metin:
Fetva, fıkhî bir Mes’elenin şer’î hükmünün beyanı manâsında bir ıstılahtır. Müşkil Mes’elelerin hal ve beyanı için sorulan suâlin cevabına denir. Fetva, fakîhin (İslâm hukuku âliminin) hüküm mahiyetinde olmaksızın verdiği cevaptır. Fetvayı veren fakîhe “müftı” denir. Hüküm veren fskîhe ise “kâdî” denilir. Böylece müfti, şer’î kanunları, delillere dayanarak tedvin eder; kâdî, bu kanunlardan kendisine arz olunan hadiseye ait olan hükmü bulup tatbik eder. Müftînin fetvasını tatbik edip etmemek serbest olup, kâdînin hükmü mecburîdir.
Günümüz Türkçesiyle:
Fetva, İslam hukukundaki bir meselenin dini hükmünün açıklanması anlamında bir terimdir. Çözümü zor meselelerin halledilmesi ve açıklanması için sorulan sorunun cevabına denir. Fetva, İslam hukuku aliminin (fakihin) bağlayıcı olmayan cevabıdır. Fetva veren fakihe “müfti” denir. Hüküm veren fakihe ise “kadı” denir. Böylece müfti, şer’i kanunları delillere dayanarak derler; kadı ise bu kanunlardan kendisine sunulan olaya ilişkin hükmü bulup uygular. Müftinin fetvasını uygulamak isteğe bağlı iken, kadının hükmü zorunludur.
Ebussuud Efendi’nin fetvaları ve Osmanlı hukukuna etkileri müspet yöndedir. Osmanlı Devleti’nde fetva verme süreci ve Ebussuud Efendi’nin rolü oldukça yüksek olmuştur. Hanefi mezhebinde fetva geleneği ve Ebussuud Efendi’nin katkılarının çok faydası olmuştur.