Yetim ve Öksüz Büyüdüm

Yetim ve Öksüz

Yetim ve öksüz büyüdüm. Çocukluğumu ve gençliğimi bir başıma yaşadım. Yalnızlık girdabında dönüp durdum. Hayatım monoton geçmedi.  Hem bir hareket vardı hem de hüzün. Gençliğimde pek fazla gülemedim. İri dişlerimi göstere göstere gülemedim. Ağzımın mutluluğunu, gözlerim sürekli engelledi. Derinlere bakmayı adet edindim. Yükseklere bakmaya hep çekindim. Ne yazık ki uzaklara hiç bakamadım. Çünkü uzaklardan gelecek ne annem, ne babam ne de kardeşim vardı. Ama hiçbir zaman kaderime küsmedim.  Bana biçilen rolümü oynadım.  

Yetim ve Öksüz çocuklar bilmediği evini özler.
Yetim ve Öksüz Çocuk Evini Özler

Elbette bizler insanız, insan ise beşerdir. Bu yüzden de rolümü her zaman güzel oynayamadım. Bazen bocaladım, çırpındım tutunacak dal, sığınacak liman aradım. Bazen liman buldum ama kalıcı olmadı. Sığınmış bir yabancı gibiydim. Kalıp duramadım, sessizce gittim.

Beş Yaşında Yetim On Yaşında Öksüz Kaldım

Beş yaşında annem beni bırakıp uzaklara gitti, sendeledim. Babam yanımdaydı ama yoktu. Anneannem bana bir süre hem analık hem de babalık yaptı. Beş sene sonra yanımda durmayan babam da beni bıraktı. Yapa yalnız kaldım. Ne büyük kardeşim vardı, elinden tutayım, ne de küçük kardeşim vardı elini tutayım. Okyanusta kalmış kibrit çöpü gibi yapa yalnız, çaresiz kaldım. Yetim ve öksüz bir çocuk, sadece bir çocuk.

Hayallerde aile vardır.
Aile

On iki yaşında yirmi kilo bir çocuktum ama çok ağırdım. Bir buçuk metre boyumla çok uzundum. Sığmadım, hiç kimsenin yanına sığınamadım. Ne açık kapıdan aldılar ne de kapı açtılar. Ağırdım ne koltuğa oturabildim ne de kuru yere. Sıcak yemekten vaz geçtim, bir kuru ekmeği çok gördüler. Ağırlığım yirmi kiloydu ama taşıyamadılar, onlara zor geldi. Oysa taşıdıkları tarladaki çuvallar benden ağırdı. Samanlığa yığdıkları samanlarda benden ağırdı. Teyzeme zor geldi, amcama zor geldi, dayıma zor geldi, köylü Ahmet’e de zor geldi. Beni yabancı biri evlatlık almak istedi o da bana zor geldi.

Akraba, konu komşu, eş dost birlik oldu yirmi kiloluk, dev gibi beni, yetiştirme yurduna verdiler. Çok önceleri vereceklerdi yer yoktu, almadılar. Ancak omuzlarında yıldızları bulunan akrabamızın telefonuyla beni yurda aldılar. Öyle ya, hem öksüz hem yetimdi, devlet baksındı. Yoksa bu vazife ne teyzesinin, ne amcasının ne de köydeki diğer akrabalarınındı.

Yurt Hayatına Alışmak Çok Zor Olmadı

Yetim ve Öksüz çocukların kaldığı yer denize yakındı, evim diyemiyorum çünkü evim değildi. Yalnız değildim. Oldukça fazla benim gibi misafir vardı. Esmeri, sarışını, kumralı beyaz tenlisi birçok çocuk vardı. Hepsi kaderine razı olup burayı mekân tutmuştu. Bazen nasıl oluyorsa gülebiliyorlardı. Hem de ağızlarını açıp, dişlerini göstere göstere.

Kaldığın yer ne kadar büyük olursa olsun, yalnızsın.
Büyük Alanda Yalnızlık

Ortaokul bitince kaldığım yurttaki misafirliğimi de bitti. Yurt kapanacaktı, bizi teker teker dağıttılar. Benim payıma Gökçeada düştü. Gemiyle götürdüler, dolana dolana gittik, başım döndü. Burayı daha çok sevdim. Anneleri olmasa da anne dedikleri bir kadın vardı. Sevecen, güleç yüzlüydü. İşi buydu ama o bunu iş gibi yapmıyordu. Anne bir çocuğa bakarken bazen zorlanıyor.  Ama o anne yürekli kadın onca çocuğa zorlanmadan bakıyordu. Hepimizi çok seviyordu, bunu da belli ediyordu. O yürekleri yakan tılsımlı sözü söylediğimizde yüzünde güller açıyor, tebessüm ediyordu. Hepimiz ona “Anne” diyorduk. Biliyorduk yetim ve öksüz kimseleriz ve o annemiz değildi. Ama o güzel kelimeyi söylemek bize de iyi geliyordu.

İnsan Bulunduğu Ortama Adapte Oluyor

Elbette yetimhanede yetim ve öksüz yaşamak zordu ama insan bulunduğu kabın şeklini çok çabuk alıyor. Bizde kabullendik; yeni hayatımızı burada yaşamaya karar verdik. Temiz bir sayfaya kara kalemle yazmaya başladık. Alıştık, biraz daha büyüdük ve liseli olduk. Okulda bile bizim köşemiz ayrıydı “yetimhane çocukları.” Ama anasıyla, babasıyla yaşayan yaşıtlarımız bizi ayırmıyordu. Çocuklar kin gütmez, çocuklar hep dostluk yapar. Kavgalarında kin yoktur, dostluklarında aşırılık yoktur.

Her çocuk ailesini özler, bekler
Her Çocuk Ailesini Özler

Yetim ve öksüz büyüyorduk, denize yakındık yurttan kaçar, denize giderdik. Yurttan kaçar meyve ağaçlarına dalardık. Doğru yanlış düşünmez, sadece bunları yapardık. Zaman zaman yurdumuza ensesi kalın, cebi dolu zenginler gelirdi. Biz yetimlere, öksüzlere, evsizlere, kimsesizlere kimi zaman para verirlerdi. Kimi zaman da hediye, pantolon da olurdu, ayakkabıda olurdu. Ama ne olursa olsun biz de mutlu olurduk. Nerede, ne halde yaşadığımızı unuturduk, başkalarının mutluluklarından çalardık. Kimse görmeden, duymadan biz de bazen mutlu olurduk. Niye mutlu olmayalım ki; karnımız toktu, sırtımız pek ama annemiz yoktu.

Ama başımızı yastığa koyduğumuzda, yalnız kalıp kendimizi dinlediğimizde, işte o zaman sessizce gözlerimizden dökülen gözyaşları, yastığımızı ıslatırdı. Çığlığımız Çanakkale’yi inletse de sessizdi, bizden başka kimse duymazdı.

Yetimhane çocukları sessizdir
Yetimhane Çocukları

Zaman su gibi akmasa da, sessiz, sakin aksa da yine de aktı. Hem de son damlasına kadar aktı. Yaşımız on sekiz olunca bir el sırtımızı sıvazladı. Cebimize harçlık koyuldu, elimize valizimiz verildi. Her zaman girip çıktığımız, çocukluk ve gençliğimizi yaşadığımız kapıyı hiç bilmiyormuşuz gibi bize kapıyı gösterdiler. Üstümüzde yurdun verdiği giysi, ayağımızda yurdun verdiği ayakkabı, elimizde yurdun verdiği valiz vardı. Kendimizi yurdun kapısında bulduk.

Nasıl ki teskere günü geldiğinde asker, mahpusluğu bittiğinde mahkûm; istese de orada duramaz gitmek zorundadır, biz de duramadık. Oysa biz ne asker ne de mahkûmduk.

Yurt Hayatı Bitince Dünya Hayatı Başlıyor

Çıktık meçhule giden tabut gibi çıktık. Yuvadan atılmış uçmayı bilmeyen kuş gibi çıktık. Dünya büyüdü biz küçüldük. O kadar küçüldük ki adeta kaybolduk. Nereye gidecektim, nasıl gidecektim, gidecektim ama ne yapacaktım. İlk aklıma gelen teyzem oldu. Teyzeme gittim. Elimde valizim, boyunum büküktü. Hadi gel denmesini beklemeden içeri girdim. Elbette yirmi kiloluk küçük çocuğun sığmadığı eve elli kiloluk genç, hayli hayli sığmazdı. Nitekim sığmadım. Misafirliğim kısa sürdü. Sürgüne gittim.

Çocukluktan gençliğe geçen, genç İsmail, birden çıta atladı. Ergen gençler gibi naz yapamadı. Küsüp arkasını dönemedi veya çağrılınca sofraya gitmemezlik de yapamadı. Kendi buldu, kendi yaptı kendi yedi. İlanla bulduğu işte bir süre çalıştı. Ama ilk golünü de orada yedi. Ama çok sonra ilk golünü daha önce yediğini öğrendi.

Eniştesi imdadına yetişti, elinden tutmadı ama iş buldu. Postanede yetkili memurdu, yeğenini havalimanına aldırdı. Sözleşmeli de olsa artık işi vardı. Kapı açılınca ardına kadar açılır ya öyle açıldı. Çalıştığı yerin yatakhanesi de vardı. Dileyen veya ihtiyacı bulunan personel orada kalabiliyordu. Evi olmayan yetim İsmail’de orada kaldı. Bir kapı kapanmıştı ama bir kapı açıldı. Hem de sonuna kadar, sorgusuz, sualsiz açıldı. Elbette meccanen açılan kapıdan girmemek olmazdı, o da içeri girdi. Hem de kendi evi gibi, kendi yuvası gibi.

Güzel Başlayan İş Hayatı Güzel Gitmiyor

Sözleşmeli çalıştı, para kazandı, para biriktirdi. Ama yıllar yerinde durmuyordu. Çocuktu büyüdü ve genç oldu. Gençliğini bir kalemde geçip yetişkin birey oldu. Geldi, ne geldi, celp kâğıdı geldi. Hadi gel artık, yetimsin, öksüzsün ama aynı zamanda askersin denildi. Oysa biraz daha durabilseydi, sözleşmeli çalışanlar için sınav olacak hem de formaliteden o da memur olacaktı. Olmadı, duramadı veya durmadı askere gitti.

Her askerin bitmeyen hikâyesidir “askerlik kısalacak” hem de bizim dönemde. Bu hayali her askere giden mutlaka yaşıyor. Elbette Mehmetçik yaşıyor yoksa Mehmet Bey gibi parayla askerlik yapanlar değil. Bazen gariplikler olur o da bizi bulur ve serzeniş başlar “niye hep bana oluyor! Askerin, askerlik süresi kısalırken yetimin askerliği bir ay uzuyor. Garip ama böyle oluyor.

Askere giden askerliğini yapıyor, askerliği bittiğinde evine geri dönüyor. Kimi baba ocağına, kimi ana kucağına kimi de kendi evine. Askerden gelen ebeveynin ailesi sevinç gözyaşları döker, kucaklaşırlar. Evi olmayan da evine dönüyor, rahatsız etmeden sessizce gelip, bir köşeye oturuyor.

Sonra çalkantılı bir iş hayatı başlıyor. İstanbul’da lise mezunu kimsesiz bir genç ne yapabilir ki. O da bulduğu işlerde çalışıyor, efendi gibi çalışıyor, adam gibi çalışıyor.  Ancak vasıfsız eleman; karnını doyurmaktan başka ne yapabilir ki. Aslında durumunun o kadar kötü olmadığını çok sonra öğreniyor. Ama kendi iyi diye muhatapları da iyi olacak değil ya.

Atadan kalma tarlalarını yıllarca ekip biçen akrabaları yetime sadece selam verdi. Başka bir şey vermedi. Kendine miras kalan yerleri istediğinde; mal düşkünü oldu, kötü oldu. Elbette yetişkin kimse hakkını alacaktı, hele birde ihtiyacı varsa söke söke alırdı. Bizim yetimde aldı, söke söke değil kibar kibar aldı. Kırmadan, dökmeden, maziyi yâd etmeden aldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇOCUKLARLA KISIR YAPIMI Çikolata Kaplı Muz Çubukları
ÇOCUKLARLA KISIR YAPIMI Çikolata Kaplı Muz Çubukları